Bir Kadının Portresi

İş çıkışı apar topar taksiye atlayıp sergi açılışına gittim. Girişteki çiçeklerin arasında zayıf, nahif bedeniyle dostum beni karşıladı. Heyecanı yüzünden okunuyordu. Biraz hoş beş edip sergiye gelenler hakkında dedikodu yaptıktan sonra resimleri rahatça seyredebilmem için beni yalnız bırakıp diğer konukların yanına seyretti. Şampanya rengi duvarlara asılı spotlarla hafif aydınlanan resimler hoparlörden hafifçe yayılan Beethoven’ın konçertoları ile hayat buluyor gibiydi. Arkadaşım daha önce de sergiler açmıştı. Dostluğumuz güzel sanatlar fakültesinde okuduğumuz yıllardan kalma. Ben klasik bale eğitimi gördüm o da resim. Bizimki ortak bir hayali paylaşmanın suç ortaklığından duyulan yakınlık. O hala hayalinin mesleğini yaparken ben dansı bırakalı uzun yıllar oldu. Sahi ne kadar? Sanırım kızıma hamile kaldığımı öğrendiğim günlerde. On altı sene olmuş. Bu mesafeyi daha önce hiç adlandırmadığımdan bu kadar uzun zaman olduğunu fark edememiştim. Hamileliğimde aldığım kiloları ve bundan böyle düşünmem gereken küçük kızımı ileri sürerek eşim baleyi bırakmamı önermişti. İçim acımıştı, ama bununla savaşmamıştım. Ellerimde tuttuğum küçük pembe nefes o kadar kutsaldı ki hayatımı ona seve seve adayabilirdim. İlk birkaç yıl bu kutsal adanmışlığın huzuruyla dansı çok fazla özlemedim ya da öyle olduğuna inanmaya çalıştım. Kızım hızla büyüyordu. İlk adımlarını attı. İlk sözcüklerini sarf etti. Şimdi ilk sevgilisiyle benim eskiden gittiğim sinemalara, konser salonlarına gidiyor.

Geçen senelerde kapısından geçtiğim dans okullarından yükselen klasik notaların çekimine girip uçmak isteyen yüreğimi susturmaya çalışmak yordu beni. Bu uğraşımda çok da başarılı olduğum söylenemez. Artık dans edecek kadar ince ve zarif bir vücudum yoktu. Bu yüzden de bazen eşimden ve kızımdan gizli saklı mesaiye kalma bahaneleriyle konservatuara gidip dans edenleri kıyıda köşede izledim. Bazen de duyduğum her piyano sesinden, keman gıcırtısından kan ter içinde kaçtım. Beni dans etmeye, dahası ibadet etmeye, günah işlemeye davet eden hınzır notalar hep kulağımda küpe gibi asılı oldu. Çok kez büromda kapıları ve panjurları sonuna dek kapatıp müziksiz dans etmeyi bile denedim. Daracık alanda sağa sola çarpa çarpa hayat verdiğim hareketler oramda buramda morluklar oluşmasına yol açsa da aldırmıyordum. Gözlerimi kapattığımda konservatuarın ahşap sahnesindeydim. Saçlarımı tepeden topluyordum. Ayak bileklerimde yirmi yaşımın hafifliği vardı. Eteğimin tüllerini savura savura dans ediyordum. Bale pabuçlarım hiç eskimiyordu. O her adımda hafifçe inleyen sahne beni uçsuz bucaksız bağrına basıyordu. Bedenimde oluşan kızarıklıkları ve morlukları soran eşime düştüğümü söylüyordum. “Senin yaşında bir kadın nasıl düşer, adımlarını yere sağlam bas!” diye paylıyordu beni. Benim yaşımda bir kadın ha! Düşemeyecek, düşse de hoş görülmeyecek yaşa geldim mi? Annemin elini bıraktığım gün dün gibi hatırımda oysa. Kaç yaşındayım ben? Otuz beş? Otuz altı? Pekala otuz sekiz. Hayır hayır kırk! Ama hala beni çevreleyen bu etten duvarın, kül rengi bir ceket ve dar eteğin içine sığdırmaya çalıştığım kırk kere düşüp kaldırımlarda yuvarlanmak isteyişim var.

Sergideki onlarca insan üstlendikleri rolü en iyi şekilde sergilemenin peşinde. Örneğin şu garnitür masasının önündeki tombul kısa boylu adamın tek derdi ton balıklı sandviçle salatalıklar arasında seçim yapmak. Bir yanda doktorun verdiği sıkı perhiz diğer yanda lezzetli bir kaçamak var. Bir yanda damar tıkanıklığı, kolesterol, diğer yanda birkaç dakikalık bir zevk anı var. Masanın önünde eğilmiş, zorlukla iliklenen ceketinin düğmesiyle oynarken hayatının seçimini yapmak zorundaymış gibi terliyor. Kırmızı kablo! Hayır mavi olan! Bamm! Canı cehenneme perhizin hadi uzan şu sandviçe. Anlamıyorsun ömrün boyunca belki onlarca sandviç göreceksin ama hiç birini şu an istediğin kadar istemeyeceksin. Gözünü karart bir kere olsun. Hesabı kitabı bir yana bırak, yarın için endişelenme. Şu serginin kapısından çıktığımızda başımıza ne geleceğini biliyor muyuz ki? Belki araban yağmurda kayganlaşan yer yüzünden kaza yapacak. Belki daha oto parka ulaşmadan bir gaspçı suratına silah dayayacak. Ve sen işte o an keşke o sandviçi yeseydim dememelisin dostum. Anlıyor musun! Peki şu kolonun altında ressam arkadaşımla sohbet eden şık kadın gülümserken ne kadar samimi? Zarifçe gerilen boyalı dudaklarının değil de boşluklara sığınan gözlerinin anlattıklarını dinleyen kaç kişi var hayatında? “Bakın bu sergi, onlarca resim, tiner kokusu, yağlı boya, hiç biri umurumda değil. Kocam metresiyle tatilde, oğlum uyuşturucu bağımlısı ve ben evde durup çıldırmamak için bu gece en şık giysilerimi giydim ve yıllardan sonra ilk kez makyaj yapıp kendimi dışarı attım. Bugüne dek sekizden sonra dolaşmaya korktuğum karanlık sokaklar ana gibi şefkatli, ıslak bağrına bastı beni. Hiç tanımadığım insanlarla sanatsal akımların günümüz resmindeki iz düşümlerini tartışıyorum burada. Hayır, söylediğim gibi bir resim öğretmeni değilim. Üstelik hayatımda elime bir suluboya fırçası bile almadım. Gazete köşelerinden okuduğum şeyleri süsleyip satıyorum bu insanlara. Ama onlar sevdiler bu kadını, sözlerini sessiz bir saygıyla dinlediler. Ağzımdan çıkanlar benliğime ait olmasa da birileri dinliyor işte beni!”

Peki ya ben? Şu duvarlarda asılı resimler umurumda mı sanıyorsunuz? Ben resimlerden çok onları çevreleyen çerçeveleri izliyorum. Bir çoğu süslü, iddialı, kimisi resimden daha dikkat çekici. Çerçeveler resimlere haddini bildirir gibi. Maazallah renkler, boyalar tuvalden taşar da tüm duvarları kaplar, elimize ayağımıza ulaşırsa ne olur! Çerçevelemek gerek her düşü. Benim gülümseyen portremin pirinç kaplı çerçevesi de uzun süre dayandı çatlaklara. En zoru yüzümdeki gülümsemeyi on altı yıl boyunca taşımak. Bu tebessüm geçen yıllardan özlem toplayıp bugüne geldiği için artık taşıyamayacağım kadar ağır. Bu yüzden insanlarla bir arada olmadığımda, iş yerimde odama kapanmışken ya da evde yalnızken çıkarıp masanın, koltukların üstüne koyuyorum. Kimse bir yanın ağırlığından çöken mobilyanın hikayesini bilmiyor.

Arkadaşımın resimlerinde en çok kullandığı tema çıplaklık. Çıplaklığı sadece soyunmuş olmaktan öteye taşıyıp sıvı, katı ve gazdan sonra maddenin dördüncü hali olarak algılıyor ve her tuvalde bunu sekizinci renk olarak görüyorsunuz. Resimlerden birinde büyük bir kalabalığın içinde çıplak bir beden görebilirsiniz. Yani çarşıya çıktığınızı farz edin. Elektrik faturasını ödeyeceksiniz ya da eski bir dostla buluşacaksınız. Yolun karşısında elinde siyah çantasıyla çıplak bir adam var, ama kimse onu fark etmiyor. Çıplaklığı o kadar ortada ve aynı zamanda o kadar kendi içinde ki herkes yanından dikkat çevirmeksizin geçip gidiyor. Bir başka resimde rengarenk bir Barok balosu görüyorsunuz. Süslü büyük bir salonda, kocaman kristal avizenin altında dans eden etine dolgun, beyaz tenli, kırmızı dudaklı hanımlar ve zarif beyler dans ederken pistteki kalabalığın arasında birden bire yüzünü tüylü bir maskeyle gizlemiş çıplak kadını görüveriyorsunuz. Bazı resimlerde de sadece çıplak eller, ayaklar, bakışlar ve gülüşler göze çarpıyor. Peki ya şu kolonun üstündeki? Bu bir portre. Bir kadının portresi. Kızıl dalgalı saçları beyaz omuzlarını öpüyor. Kadının küçücük göğüsleri meydanda. Sol eliyle yanağı hizasında tuttuğu beyaz bir elma var. Havva’nın bakire masumiyeti ve ilk günah beyaz bir elma formunda. Bakışları güven veriyor. “Hadi, bir ısırık al!” Bakışları sanki canlı kanlıymış da bu tuvale zorla hapsedilmiş gibi. Bakışları mahzun. Bakışları… benim gibi! Bu kadın benim! Bu nasıl olur? Arkadaşım nasıl benden izinsiz resmimi yapar! Üstelik çıplak. Çabucak yanına gidip onu sohbet ettiği kalabalıktan çekip alıyorum.

“Bunu nasıl yaparsın! Benden izinsiz nasıl resmimi yaparsın? Üstelik çıplak!”

“Bu senin resmin değil ki. Sen onun resmisin.”

Ben onun resmiyim! Ne? Nasıl? Ben…onun…

Önümde duran kızıl saçlı kadının yüzündeki şaşkınlık dehşete dönüşüyor. Başını ellerinin arasına alıp yere doğru çöküyor. Yüzündeki bütün çizgiler gergin. Sanırım bağırıyor. Ama duyamıyorum. İnsanlar etrafına toplanıyor. Ben…bir tablonun içinde… Bu düzlemden çıkamıyorum. Onun gibi bağıramıyorum. Çerçeveler çok sağlam. Elma! Elmayı ısırmış olmalıyım! Elimden atamıyorum. Günah o kadar bütünleşmiş ki tenimle. Kadın nerede? Gitmiş! Ama daha şimdi… Belki de hiç yoktu o kadın. Hiç yaşamadı. Bir düş mü gördüm? Bir yanılsama! Çerçeveler. Elma, hala… Cennetten kovulduğumdan beri bu elmada herkes için bir ısırık var. Bir günah. Bir günah daha. Kimse doymuyor. İşte biri daha buraya doğru geliyor.

Yorum bırakın