Bugün dudaklarımı kırmızıya boyadım ve tırnaklarıma kırmızı oje sürdüm. Senin düşüncenin aksine ben “kadınım” işte. O günü anımsıyor musun? Hani bulabileceğim en saçma, ama en klasik bahaneyi bulup bir fincan şeker için kapını çalmıştım. Kapı komşularının bazı görevleri vardır. Karşı komşumuz Mücella teyze nasıl bizi her ziyaretinde anneme kahve falı bakmakla yükümlüyse sen de bir şeylerden sorumlusun işte. Ben haftada en az üç akşam şeker istemek için ya da tv’nin sesinin yüksekliğinden rahatsız olduğum için kapında bitivermeliyim yaban otu gibi, sen de şaşkın ama sabırlı tebessümünle açmalısın kapıyı. Ezmelisin o otu, ama görmezden gelmemelisin.Üzerinde yine o beyaz gömleğin olmalı.Üstten iki düğmesi açılmış ve kırışmış olmalı; çünkü sen sıkıntıya gelemezsin ve o kadar yaramaz bir çocuksun ki gömleğin hiç ütülü kalamaz. Şapşal şapşal başını kaşımalısın ve “bir dakika, mutfakta olacaktı,” deyip titreyen elime aldırmaksızın çiçekli fincanı alıp gözden kaybolmalısın.
Evet, bugün dudaklarımı kırmızıya boyadım ve tırnaklarıma kırmızı oje sürdüm. Kadınım ben.
Diğer yanda Mücella teyze elindeki fincana o kadar odaklanmış, yaptığı şeyi öylesine ciddiye alıyor ki…
“Bak güzelim burada kocaman bir at var,” fincanı anneme doğru çevirmiş, işaret parmağıyla söz konusu atı gösteriyor ve çapkın bir bakış atıyor anneme.”Vallahi murat bu.”
Annem de utanmış rolü yapıyor; “yok canım, bu yaştan sonra, sen de.” O da muzip bir bakış fırlatıyor Mücella teyzeye.
Devam ediyor Mücella teyze; “aaa bak bir de yılan var kız!” Yüzünde sahte bir endişeyle sağ elini bir yılan gibi oynatıyor. “Bak şöyle, hanenize doğru sürünüyor.”
Annem eliyle eyvah anlamında bir işaret yapıyor, onun yüzünde de aynı endişeli ifade var.
“Bak bir de kuş, haber var kızım,” diyerek fincandaki bir lekeyi gösteriyor, annemi ikna etmek ve az önceki kötü yorum için kendisini affettirmek istermiş gibi bir tavırla.
Bu sahneyi her akşam üstü izleyebilirsiniz bizim evde. Midem bulanıyor. “Yok artık, bence hayvanat bahçesi kuracağız,” diye düşünüp sırıtıyorum. Kapının aralığından onları izlediğimi gören Mücella teyze takma dişleriyle o şuh kahkahasını atıyor yine.
“Aaa gelsene ayol, ne dikiliyorsun orda? Sana da bakayım mı? Eee ne de olsa koca kız oldun artık.”
Bunları söylerken baştan ayağı bir süzülüyorum. Sanırım kusacağım.
Annem fark etmiş olmalı, eliyle yaklaş işareti yapıyor. “Ne sürdün sen bakayım yüzüne?”
Cevap vermeden arkamı dönüp çıkıyorum odadan. Arkamdan “hay Allah ne oldu bu kıza böyle?” diye hayıflandığını duyuyorum.
Mücella teyze yine görmüş geçirmiş tavrıyla “karışma sen, büyüyor kız,” diye sakinleştirmeye çalışıyor annemi.
“Ama daha on dört yaşında, böyle makyaj yapıp dolaşıyor evde,” diye endişesini dile getiriyor.
Kapının yanındaki boy aynasının önünde dikiliyorum. Kot eteğimin altındaki şekilsiz bacaklarıma bakıyorum. Ensemde at kuyruğu yaptığım siyah saçlarıma dokunuyorum. İçerideki konuşmalarda adın geçiyor. Annemden senin yüzünden nefret ediyorum. Annem sekiz senedir dul ve Mücella teyze sırf kapı komşumuz olduğun için ve bekarsın diye seninle yakıştırıyor onu. Ensemden aşağıya soğuk bir ter damlası yuvarlanıyor. Dünya ayaklarımın altından çekiliyor sanki. Küçükken yaramazlık yaptığımda abimin beni dolaba kilitlediği zamanlardaki kadar boğuluyorum. Kendime geldiğimde çoktan ziline basmışım. Uykulu gözlerle kapıyı aralıyorsun birazdan. Tahminimce yine tv karşısında uyukluyordun. İşte üzerinde yine o beyaz gömleğin. Hafifçe geriliyor dudakların.
“Yine ne kalmamış evinizde?” diyerek gülümsüyorsun.
“Hiç!” diyorum en ciddi tavrımla. Birden düşüyor yüzün, az önceki gülümsemeden eser yok. Huzursuzca kıpırdanıyorsun olduğun yerde.
“Öyleyse…”
Biliyorum “öyleyse ne var?” diyeceksin. Cümleni bitirmene fırsat vermeden “konuşalım,” deyip kapıyı iterek içeri giriyorum. Ben kendime “güvenimle” kol kola girmiş bir şekilde salona doğru ilerlerken arkamda, hala kapının önünde, şaşkınlıktan apışıp kaldığını hayal edebiliyorum. Ve bu hoşuma gidiyor. Arkamdan salona giriyorsun ve koltuklardan birini seçip oturuyorsun. Huzursuzca gözlerini kırpıştırıp elini burnuna götürüyorsun. “Ne konuşalım?” diyebiliyorsun sadece. Bense hala ayakta, olduğum yerde gömleğimin üst düğmesini çözüyorum. Birden gözlerini patlatıp “ne yapıyorsun sen?” diye çıkışıyorsun. İşte oyun avantajı yine sana geçti. Sandığımdan daha çabuk toparlandın ve ben yine ürkek bir tavşan gibi inime kaçmak istiyorum içten içe.
“Ben güzel miyim?” diyorum yutkunarak.
“Çocuksun sen,” diyorsun ve bakışlarını lale desenli halıya kaçırıyorsun.
“Sanırım halı benden daha güzel; çünkü bana değil ona bakıyorsun.” diye üsteliyorum inatla.
Gülüyorsun. Gömleğimin ikinci düğmesini çözmekten vazgeçip yanına oturuyorum. İçimden “keşke her şey filmlerdeki kadar kolay olsa,” diyerek iç geçiriyorum. Bir süre bakışıyoruz, gözlerini ilk kaçıran sen oluyorsun.
“Üzgünüm, bugün gelmek için bir bahane bulamadım, yani evde şeker de var tuz da…”
Gülüyorsun tekrar. “Benim favorim; ‘bizim televizyon göstermiyor. Acaba sizinki gösteriyor mu, antende bir sorun mu var?’ dediğin gündü,” diye ekleyip gülüyorsun. Beni de güldürüyor bu söylediklerin. En azından ikimiz de neden burada olduğumu anlamışız. Birazdan dudaklarıma dalıyor bakışların. Gülümseyerek tırnaklarımı da gösteriyorum. Gergin bir tebessümle karşılık veriyorsun. Gözlerini tekrar halıdaki lale motiflerine dikip sağ elinin işaret parmağıyla koltuğa görünmez çizgiler çiziyorsun. Ben de bakıyorum lalelere. Kırk üç yaşındasın, ama eminim şu anda benden daha çocuk hissediyorsun. İşte yine avantaj bende. Birazdan masanın üzerinde duran vazodaki lalelere çarpıyor gözlerim. Sen ne çok seversin laleleri. Keşke adım Lale olsa! Beş dakika kadar havadan sudan konuşup uğurluyorsun beni. Kapıyı kapatmak üzereyken parmak uçlarımda yükselip kırmızı rujumla imza atıyorum yanağına. İz ne kadar da laleye benziyor. Şaşırıyorsun kapıyı kapatırken. Şah ve mat! Kendini kandırmak bazen lalelerden bile güzel kokar, bilir misin yan komşu?