
Alina Baltık denizi kıyısında bir balıkçı köyünde dünyaya geldi. Altı erkek çocuktan sonra ilk kızın doğumu üzerine annesi, Maria, ebelerin şaşkın bakışları önünde bebeğin göbek kordonunun kesilmesini bile beklemeden bacaklarına çarşaf dolana dolana kendini sokağa atmış ve sevinçten şarıklar söyleyip göbek atmaya başladı. Oğullardan en küçüğü Alexis – beş erkek evlattan sonra bir kız dünyaya getirme konusunda umutlarını yitiren anne altıncı erkeğe bir kız adı vermişti – hemen kahvehaneye koşarak babasına doğan bebeğin kız olduğu haberini verdi. Alexis adının hakkını verdi. Tıpkı adı gibi dişil yetiştirdi onu annesi. Evin erkekleri sabahın erken saatlerinde denize açılırken anne ona evde gizlice etekler giydirir, omuzlarina kadar uzattigi saçlarını örüp birlikte yemek pişirirdi. Bu duruma oldukça içerleyen Ayı İvan – henüz bir delikanlıyken bir ayıyla dövüşüp öldürdükten sonra bu adı almıştı – günlerden bir gün oğluyla Kız Alex diye alay eden çocuklardan birinin kafasını taşla yardı, usturayı kaptığı gibi Alexis’i salonun ortasına oturttu ve ne çocuğun göz yaşlarına ne de karısının yalvarışlarına kulak asmadan çocuğun buğday sarısı saçlarını kökünden kazıdı. Bundan sonra o da tıpkı ailenin diğer erkekleri gibi her sabah ağ toplamaya gidecekti. Alexis’in çocukluğu ergenliğe kadar sık sık sahilde bir taşın üstüne oturup bir balık ağı çekmekten yara bere içinde kalan küçük ellerine bir uçsuz bucaksız denize bakıp lanetler okuyarak geçti. Tekneden kaçmasına ilk zamanlarda oldukça öfkelense de İvan sonunda pes edip çocuğu kendi haline bıraktı.
Küçük kızın doğumuna anneden sonra en cok sevinen Alexis oldu. Poker masasının başında dikilip babasının kulağına haberi fısıldadığında yaşlı balıkçı kır sakallarının arasında kaybolmuş sigaranın dumanını masanın ortasındaki buruşmuş para tomarına üfleyerek cevap verdi. İki el daha bekleyip ortaya koyduğu parayı da kaybeden adam küfrede küfrede Alexisi önüne katıp evin yolunu tuttu.
Ayı İvan eve geldiğinde keçi postundan paltosunu ve kalpağını asıp yağlı bir bardağa doldurdugu vodkayı bir dikişte içtıkten sonra loğusa odasına girdi. Yatak kenarına iliştirilmiş beşikteki bebek üşümemesi için domuz yağıyla sıvanıp ayı postuna sarılmıştı. Kendisine gösterilen beyaz yumağa alkoldan kıpkırmızı kesilmiş gözleriyle şöyle bir baktığında hemen bir tuhaflık hissetti. Yeni doğmuş çocuklarda görülmeyen bir şey vardı kızda. Büyük insanlarınkine benzeyen bir ifadeyle kaşlarını çatıp yumrukarını sıkıyordu. Buyuzden İvan karısının tüm itirazlarına rağmen bebeğin adını Rusça “garip” anlamına gelen Alina koydu.
Yeni doğanı ev halkı dışında kimsenin görmesine bir ay boyunca izin verilmedi. Kapıya bir tas keçi sütü ya da çavdar ekmeği ile gelen meraklı komşu kadınlar geri çevrildi. Çocuk bir yaşını doldurduğunda babasının hakkındaki saptamasını kanıtlamıştı. Alina’nın bir gözü mavi iken diğeri yeşile döndü. Bunu gören papaz bunun muhakkak ki şeytanın bir işi olduğunu haykırıp bebeği vaftiz etmeyi reddetmiş, annenin bin bir uğraş ve yalvarmaları fayda etmemiş, bir çuval buğday, iki büyük bidon vodka ve bir koyun postu hediye edilince sakalını iki kez sıvazlamış, kaşları iştahla inip kalkmış ve nihayet vaftize ikna olmuştu. Büyüdükçe ondaki farklılığı köyün diğer çocuklari da gördü. Çocuklar tarafından dışlanan, büyüklerce de cadılıkla ithaf edilen Alina bileğinin hakkıyla arkadaş ortamına girmeyi başardı. Sadece erkek çocuklarıyla oynuyor, kavgaya tutuşup yumruk yumruğa çamurda yuvarlanıyor ve kızlara burun kıvırıyordu.
Alina altı yaşına bastığında Ayı İvan Estonya kıyılarında balıkçıların gördüklerini iddia ettikleri Baltık canavarını avlamak üzere bir sabah evden çıktı ve bir daha geri dönmedi. Teknenin mürettabatından çelimsiz Stanislav kalpağını ellerinde evirip çevirirerek vermişti Maria’ya ölüm haberini. Çelimsiz Stanislav’ın anlattigina göre Estonya kıyısından üç mil ötede Baltık canavarının izini bulmuşlardı. O gün denizde fırtına vardı. Şiddetli bir rüzgar gemiyi bir oraya bir buraya doğru savururken onlarca kollu yıldırımlar bir bardak su gibi çalkalanan karanlık denize çakıyor ve etraf bir saniye için sabah gibi apaydınlık oluyordu. Yaratık beş metreyi aşan dalgaların arasında başını gösterdiğinde tekne gözcüsü tiz bir çığlıkla yönünü işaret etmiş, bunun üzerine hemen dümen kırılmış ve kovalamaca başlamıştı. Ancak saatler süren uğraşlar hiçbir sonuç vermemişti. En az on metre boyunda olan canavar atılan tüm ağları parçalamış, sırtına, kuyruğuna, karnına isabet eden mızraklar da canını almaya yetmemişti. Canavar lacivert sularda uzaklaşırken tüm bu kargaşa sırasında gemi mürettebatından altı kişi kaybolmuştu. Olanları tekrar yaşıyormuş gibi heyecanla kollarını kah havada savurarak kah yumruğunu yere vurarak tükürükler saça saça anlatan Stanislav’in çilli yüzü öfke ve heyecandan kıpkırmızı kesildi. Anlatılanları dinlerken akşam güneşinin pencereden yavaşça çekilişini mermer gibi donuk gözlerle izleyen kadın, elinde parçaladığı çavdar ekmeğinini lokma lokma ağzına tıkıştırmaktan başka tepki vermedi. Ancak boğazına takılan büyük bir lokmanın zoruyla gozlerinden yaş gelince göğsünü yumruklayıp bir öksürdükten sonra bir şey söyleyeceğini sanan denizciyi hayal kırıklığına uğrattı.
Bir yaz günü, Alina on iki yaşındayken, iki küçük kız nefes nefese bahçeye daldı. Alexis’in köy meydanında bir ayıyla dövüştüğünü duyan anne kız hemen soluğu meydanda aldı. Ancak vardıklarında Alexis gömleği parçalanmış ve kanlar içinde yerde yatıyordu. Eve taşınan yaralı gece ateşler içinde yanarak sabahında öldü. Anlatılan hikayeye göre tıpkı zamanında babasının yaptığı gibi bir ayıyla dövüşerek erkekliğini kanıtlayarak çocukluğundan beri başına musallat olan Kız Alexis lakabından kurtulmak istemişti. Gerçek bir erkek olduğunu kanıtlamazsa asla bir eş bulamayacaktı. Buyüzden köyün delikanlılarıyla geçimini ayı oynatarak kazanan yaşlı Nikolai’ye gittiler. Kalabalık meydanda toplanıp Alexis ve ayının etrafında çember oluşturdu. Bir süre ayı ona o ayıya bakmakla yetindi. Ayı da sıkılıp esneyerek yere uzanınca kalabalık yuhalamaya başladı. Korkudan titreyen genç adam uzun süre ilk hamleyi ayının yapmasını bekledi. Ancak ayı evcil ve tembeldi. Kalabalıktan biri Alexis’e bir sopa verdi. Sırtına inen sopanın acısıyla iki ayağı üzerine kalkan ayı bir kükredi ancak salıdrmadı. İkinci kez inen sopadan sonra öyle bir kükredi ki o kükreyişi köylüler yıllarca unutmadı.
Alina on dördüne geldiğinde köyün yakınlarında çarın av köşkünde konuk olan bir Türk onu görüp hemen o gün kızın annesine adamlarından birini yolladı. Yaverin söylediğine göre ilk kez biri kızın çift renkli gözlerinin uğursuzluğuna inanmamıştı ve kız için yüklü miktarda altın ödemeye razıydı. Uzun pazarlıklara rağmen kadın kızını vermeye razı olmadı. Ertesi gün anneyi ikna etmek üzere papazın avcuna sıkıştırdıkları altın lirayla yallah ettiler kadının evine doğru. Papaz, kadına adamın yağız arap atlarından, at yüküyle getirdiği sandukalardaki çil çil altınları kadının başından aşağı yağdıracağından, köyü de kalkındıracağından, eğer kabul etmezse köyü yakıp yıkacağından, erkekleri yağlı kazıklara oturtup köyün soyunu kurutacağından bahsettiyse de kadın ikna olmadı. Pazarlığı kapı ardında kulak kabartarak dinleyen kız o geceden itibaren her heyecanlanışında tutacak olan hıçkırıklardan ilkine o gece tutuluverdi.
Alina sadece bir kez ineği otlağa götürürken görmüştü Türk’ü. Kızıl bir atın üstünde dimdik oturan adam yanlarından geçerken dikkatlice bakmıştı bir ineğe bir Alina’ya. Kaşları da bıyığı gibi kalın ve gürdü. Geniş omuzları bir heykelinkiler gibi kaskatı. Yüzünde dişil bir güzellik vardı. Elleri atının eğerlerini sanki hiç bırakmayacakmış gibi kararlılıkla kavrıyordu. Soğuk hava yüzünden Ruslar gibi kürk giymiş ve kalpağını gözlerine kadar indirmişti. Atlıya yol vermek için ineği yol kenarına doğru çekiştirirken omzunun üzerinden bir kez daha baktı uzaklaşan adama.
Eve yollanan elçilerin günden güne artmasına rağmen Maria’yı kimse ikna etmeyi başaramadı. Ancak bir gün otlağa gönderilen inek akşam üzeri ahıra tek başına dönünce kadın saçını başını yolup tüm köyü ayağa kaldırdı. Kızını Türk iblisinin çaldığını haykırarak ilan eden kadının yardım çağrısına köylüler korkudan kapılarını pencerelerini sımsıkı kapayarak cevap verdi. Kimse Türk’ün dilden dile dolaşan kırbacıyla tanışma riskini göze alamıyordu. Saatlerce öğle güneşinin altında yalınayak yürüdükten sonra bekçilerin kendisini def etmeye çalışması üzerine kadın inatla yere oturup Türk kapıdan çıkıncaya kadar bir yere ayrılmayacağını ilan etti. Bunun üzerine bekçiler bıkıp kızın çoktan Rus diyarını terk ettiğini ve İstanbul’a giden bir gemide olduğunu söyleyiverdi. At yüküyle altın vaatlerinin ve köyü yakma tehditlerinin başaramadığını Türk’ün kıza bir çift tatlı sözü başarmış ve kız kendi rızasıyla yıllardır balıkçılardan hikayelerini işittiği İstanbul’un yolunu tutmuştu.
Not: “Alina” bir roman taslağından alınmış bir bölümdür. Başka bir bölüm yayımlamayı düşünmüyorum. Daha fazla okumak isterseniz vakti geldiğinde kitabı okuyunuz. 🙂