Bir Düşün Kırıkları

Yine bağırıyor kadın. Zaten en çok onun sesi duyuluyor. Adamınkini duyabilmiş değilim daha. Kadının kendi kendine kavga ettiğini düşünmemek elde değil.Yeni evli değil mi bunlar, öpüşüp koklaşacaklarına ne didişiyorlar?

Bazen dost meclisinin bol kahkahalı bir anında çınlayıveriyor kadının sesi. Susup kalıyor herkes. Sesinin dalgaları bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla duvarı aşarak oturma odamın bir köşesine siniveriyor. Oracıkta öylece duruyor günlerce. Kıvrıldığı köşede sanki göğün yedinci katına yükselmiş bizi gözetliyor. Varlığından habersiz, inanmak istediğimiz tanrı gibi sessiz ve mağrur. Bir gün eve geldiğimde sadece kurumuş deri parçalarını buluyorum geride kalan. O büründüğü yeni derisiyle tıslamaya devam ediyor üst katta. Ya duvarlar çok ince ya da ben iyiden iyiye alıştım bunların kavgalarına. Evlilikleri artık beni de ilgilendiren bir mesele oldu. Utanmasam aileden biri olduğuma inanacağım. İkisini de hiç görmedim. Pek de iyi bir komşu sayılmam yani. Öyle elinde dumanı tüten bir kekle kapı çalıp “merhaba, ben yeni komşunuzum,”diyemedim hiç. Dolayısıyla üst kat komşularım benim için sadece duvarlar ardından uzanan ses dalgalarından ibaret. Demiştim ya hep kadının sesini duyuyorum diye. Neden adam sesini alt kata duyuracak kadar yükseltmiyor? Bu kadın çok mu zor, çok mu kurtlu da durmadan bağırıp çağırıyor? Sanmam. Acı çeken insan ancak sesini bu kadar yükseltir. Ancak santimantal bir yürek gece yarısını üç saat gece hıçkırıklarıyla boğar en güzel rüyalarını. Tül gibi ince bir sis örtülü arada. Adamın sessiz kalmasıdır belki bu kadını bu kadar acıtan. Belki o da bağırsa, kükrese, hatta delirip hırpalasa kadını her şey düzelecek.
Gündüzün rahatsız edici neşesi ay çıkınca kurt gibi uluyan bir sessizliğe dönüşüyor. Pençelerini çıkarıp hırlayıveriyor gece. İnsan saklanacak yer bulamıyor. Ayağını kapana kıstırmaktan kurtulamıyor. Kurtlar kan kokusunu çok uzaktan bile alabiliyor. Günden güne daha çok düşünüyorum kadını. Kitap okurken düşünüyorum. Şarkı söylerken, resimler yaparken her yağmurda akan tavana. Mavisiz bir deniz düşünüyorum ellerinde. İşaret parmağındaki tükürük izlerini arıyorum çevirdiğim sayfalarda.
Kadını düşünmemek için kendimi meşgul etmeyi deniyorum. Televizyonun tozunu alıyorum. Üç kitap birden okuyorum, “ Neden sonra anlıyorum ki o gülkurusu duvarlı evde yeşil taşlı küpemin fazlasını unutmuştum,”diye başlayan bir roman yazmaya yelteniyorum. Karalamalarımı buruşturup atıyorum. Her yeni sayfayla bembeyaz, taze bir mutluluk duyuyorum içimde. İlk cümle kısırlığım baş gösteriveriyor hemen. Aklımın kıvrımlarında volta atan kelimeleri bir araya getirip o mükemmel cümleyi bir türlü kuramıyorum. Masanın başından kalkıp odanın içinde amaçsız dolanıyorum. Televizyonun tozunu tekrar alıyorum. Bulaşıkları yıkıyorum, televizyonun tozunu almış mıydım? İşe yaramıyor. Bir gün gelip de kadının sesinin yumrukladığı duvarlar yıkılsa da göz göze gelsek ne yaparım, bilmiyorum. Günler önce kıvrıldığı köşeye gidip onun gibi kıvrılıyorum. Onun gibi boş odayı izleyip, onun gibi dünyaya büyüklendikçe ufalıyorum. Onun gibi baktığım yere “ol!” diyerek nefesimden can veriyorum. Kadına bir isim veriyorum. Parlak, bembeyaz bir ışıktan kanatlar çiziyorum sesine. Tırnaklarına oje sürüp saçlarını omuzlarına dağıtıyorum. Ona mektuplar yazıyor, beğenmeyince buruşturup atıyorum. Bu gece de uyuyamıyorum. Bir düşün kırıklarını toplarken kanıyor ellerim. Çok kan kaybediyorum. Düşümde tanrının katına çıkıp bütün ışıkları yakıyorum. Öyle aydınlık ki hiçbir şey saklayamıyoruz birbirimizden. Herkes çıplak ve uzak birbirinden. İncir yaprakları günahlarımızı örtmeye yetmiyor.
Sabah ezanıyla sokağa atıyorum kendimi. Uykusuz bedenimi taşıyan ayak uçlarıma gölgeler düşüyor. Eksik parçaları bulmacadaki yerlerine yerleştiriyorum. Ellerim ceplerimde sokaklarda yürüyorum. Kitapçıma gidip dergide gördüğüm bir kitap için sipariş veriyorum. Kitapçıya girip çıkarken görülmekten hoşlanıyorum. Böylece insanlar ne kadar entelektüel olduğumu düşünecekler, tabi farkımdaysalar. Kitapçıdan çıkarken bir arkadaşıma sevgilisinin kavga ederken “senin arkadaşların entel” diyerek hakaret ettiğini hatırlayıp içime doğru gülümsüyorum. İçten içe gece olmasını bekliyorum. Umutla ilgili o şarkının sözlerini hatırlamaya zorluyorum beynimi. Bir cümleden fazlasını hatırıma getiremeyince melodiyi mırıldanmakla yetiniyorum. Nıy nını nınım. Saatler geçiyor, hava kararıyor. Nıy nını nınım. Günlerden 1789, aylardan Rönesans. İçimde gülümsemesi kayıp bir kadın resmediliyor.
Eve döndüğümde yine uğuldayan sessizlik açıyor kapıyı. İçeri buyur edip boynuma sarılıyor. Dudaklarımdan öpüyor. Sanki çok dikkatli bakarsam bakışlarımın sızabileceği bir çatlak bulabilecekmişim gibi bütün gece tavana bakıyorum. Bu arada birkaç örümcek ağının farkına varıyorum. Bir düşün kırıklarını topluyorum yerden. Ben en çok melekleri düşünüyorum. Belki de eski kocamın dediği gibi çok kanamalı bir romantiğim sadece. Kadın artık hiç bağırmıyor. Anlıyorum ki gökyüzü havuzunda tutunacak bir rüzgar aramakta. O masaldaki çocuklar kaybolmamak için ekmek kırıkları bırakıyor ya artlarında… Geç oldu. Penceremin önündeki sokak lambası hala uyanık.