İğdeli bahçede bekleyiş. Sessizlik, ayak sesleri, beyaz, araba kornası, kapı tokmağı, çizgiler, ciğer hırıltısı, nefes. Sessizlik tekrar. Onlarca şey aynı anda zihnimi yokluyor. Tıpkı suda bir an görünüp yok olan hareler gibi aniden parlayıp sönüyorlar. İğdeli bahçede bekleyiş hatırlıyorum.
Gölgesine sığındığım ağacın iğde olduğunu uzun süre bekledikten sonra çimenlerdeki taneleri görünce fark ettim. Hemşire kız, erken geldiniz, demişti. Ziyaret saati üçte başlıyor. Biraz ötemde iki çocuk yerdeki taneleri toplayıp ceplerine dolduruyor. Oturduğum yer bir okul bahçesine bakıyor. Daralıyorum. Önümdeki fotoğraf yıllar öncesinden sararmış başka bir tanesini de getiriyor beraberinde. Çocukluğumun geçtiği o iğdeli bahçe gül fidanları, sarmaşıklı duvarları ile gözümün önüne geliyor. Ziyaret saatine çok var. Bunu fırsat bilip kaçabilirim. Evet, hastane bahçesindeki bu çimenlikten, pencerelerden hüzünlü bakışları sarkan refakatçilerden, çocukluğumun günlüğünden gereksiz yere iğde kokulu bir sayfa koparıp yüzüme çarpan bu ağaçtan topuklarımı vura vura kaçmak istiyorum. Ama görünmez bir mıknatısın manyetiğindeymişim gibi adımlarım beni bu iğdenin yörüngesini tavaf etmekten ileriye götüremiyor. Belki vicdan denilen kemirgenin dişleriyle çıkarttığı gürültüdür beni bu gölgeye mıhlayan ya da herkesin tersine kaçmanın kalmaktan daha fazla cesaret gerektirdiğini, muhtaç olduğum korkunun damarlarımdaki kanda yeterince bulunduğunu bilmemdendir. Kaçan kişi kaderini değiştirmeye koştuğunu biliyordur çünkü. Kalansa yiyeceği bir sonraki yumruk için çoktan yüzünü buruşturup gözlerini kapamıştır bana göre.
Okul bahçesindeki çocuklar kan ter içinde kırmızı yuvarlağın peşi sıra koştukça sıyrılan şortlarından dizlerinde kabuk bağlamış yaralar meydana çıkıyor. Çocukluk insan ömrünün en tuhaf, sorgu ve suale en kapalı dönemi olmalı. Yerde yuvarlanıp zırladıktan yalnızca bir dakika sonra yarayı üfleyip üstündeki kanı tükürükle silerek tekrar koşmaya başlıyorlar. Biraz sonra tekrar düştüklerinde üflenip tükürükle silinecek yeni yaraların peyda olacağını bile bile. Ortadan iple bağlanıp artı işareti haline getirilen uçurtma çıtaları gibi çelimsiz bedenleri ve tiz sesleriyle boylarından büyük laflar ediyorlar kızınca. “Adam ol adam! Koşsana ne bakıyorsun!” İki küçük kız at kuyruğu saçlarını savura savura koşuyorlar el ele. Yere basmıyormuşçasına, öyle hafif, öyle yumuşak. Ben kızları izlerken oğlanların toplarının bana doğru seyrettiğini fark ediyorum. Hepsi durmuş bana bakıyorlar. Toplarını istemelerine gerek kalmadan geri atmamı talep ediyor bakışları. Hadi babalık! Yorma bizi de atıver şu topu! Fark edilmekten canım sıkılıyor. Bu iğde gölgesinde fark edilmeyecek kadar eriyip kaybolduğumu sanmam tuhaf. Belki yere düşen tanelerden biri olduğumu düşünmelerini istiyorum. Neyse ki top bahçenin eğimi sayesinde geldiği gibi tıpış tıpış dönüyor çocuklara. Birazdan varlığımı tekrar unutuyorlar. Pantolonumun paçasından tırmanan karıncaya kızıyorum, tepemdeki iğdeye, serin esen rüzgara, mantomu unuttuğum portmantoya, biten yaza, yarım bıraktığım son baharlı kitaplara, son baharlı kitapları yarım bırakmama. Eylülün yazarlarca neden bunca hüzünlü atfedildiğini anlamıyorum. On iki ay içinde ayrılıkların, kayıpların, kayboluşların en çok üstüne yakıştırılma lanetine uğramış olan zavallı eylüle acıyorum. Sırtındaki bunca yük yüzünden mi, hakkındaki dedikodular yüzünden mi bilmem bu yıl da oldukça yorgun geldi eylül. İnsanların tüm bu komploya hizmet etmeleri de işin cabası, rahatsızlanmak için ille de eylülü seçen babam gibi! Kimseye görünmeden danışmaya gitmiştim. Bir ruh gibi, akışkan, saydam bir madde gibi. Su gibi. Böyle kimseden habersiz gelmemden mi, fısıltıyla konuşmamdan mı bilmem masanın diğer tarafındaki kıza babamın adını söylerken oldukça utanmıştım. “Tekin Atak. Oğluyum.” Hemşire güzelce bir kızdı. Önündeki bilgisayara bakıp zorla gülümsemeye çalışırken dudakları pembe yanaklarına doğru gerildi. Kızın ardından tekrarladım. “Oda numarası yüz beş… Üçten sonra… Peki.”
Yerdeki iğdelerden birini avucuma alıp yuvarlıyorum bir süre. Bizim bahçemizin iğdeleri daha büyüktü sanki. Belki de benim iğde tutan ellerim daha küçüktü. Kız kardeşimle topladığımız iğdeler ceplerimizden taşa taşa sokağın başındaki çocuk parkına gidişimizi hatırlıyorum. Parktaki çocuklara hazinemizi sergileyip paylaşmayışımızı, dilimize damağımıza yapışa yapışa yiyerek tekrar eve dönüşümüzü, kalanları anne ve babamızın gururlu avuçlarına bırakışımızı da. İğde tanesinin parmaklarımın arasında un ufak olduğunu fark ediyorum bu geçmiş zaman treninden inince. Kız kardeşimin telefonda söylediklerini hatırlatıyor bana algım. Belki durumu hala özümseyememiş olduğumu düşünüyor. Sahi öyle mi?
“Evet. Durumu ağır. Kanser. Gelsen iyi olur.”
İğdeli evin sokağındaki oyunları terk edeli kaç yıl oldu bilmiyorum. Kız kardeşim de ben de annemin ani gidişiyle hemen ertesi yıl yatılı okullara verilmiştik. Babam görüş mesafesini içine almayan bir fotoğrafa ait olmamıza karar vermişti. Bir tümör vardı ve tedavi edilmektense kesilip atılmıştı. Alkol, ille de sigara, yiten iğdeli ev, hepsi onu bu kavşağa getirmişti ve herkesin bu son çarpışmaya izleyici olmasını daha da fazlası dahil olmasını istiyordu. Onu hiç suçladım mı bilmiyorum. Peki ya nefret ettim mi? Onu da bilmiyorum. Aramızdaki uzaklık o kadar uzaktı ki bunları düşünmeyi bile düşünmedim.
Beyaz bir renk değildir. Bu bahçede bakışların bile rengi yok.
Saat üçü on geçiyor. İsteksizce doğruluyorum. Ağaç gölgelerinde uzanmaya devam eden insanları hiçbir çarpışmada rol sahibi olmadıkları için kıskanıyorum. Üstelik bu bahçede yaşlandım ben. Ellerimdeki titreme ve kalbimdeki sonbahar çarpıntısı burada başladı. Belki de ben bunları kabullenmek için hep bu iğde gölgesini aradım. O anı geciktirmek için asansör yerine merdivenleri kullanıyorum. Koridordaki sandalyelerde oturan insanlar açık tuvalet kapısından yayılan kokuyu o kadar benimsemişler ki rahatsız olmuyorlar. Bir çocuk elindeki radyonun frekansıyla oynuyor. Ayak seslerim beyaz duvarlar arasında yankılanıp iyi ya da kötü bir sonu, ama ille de bir sonu, bekleyen insanların sessizliğini örtüyor. Soldaki ilk kapı? Hayır değil. Yüz bir numara, yüz iki, üç, of! İşte bu. Kapıyı çalmalı mıyım? Yumruğum kapıyla çenem arasında bir yerde havada asılı duruyor. Belki de arkamı dönüp gitmeliyim. Koridoru kontrol ediyorum. Kimse farkımda değil. Çekip gidebilirim. Evet, istediğim bu. Canı cehenneme bu hastanenin, bu soğuk gri kapının. Bahçedeki iğdeyi görmeyeydim. Bana ne canım. Altı üstü bir ağaç. Canı cehenneme o ağacın, yatılı okuldaki ranzalı uykusuzlukların, pencerelere hohlayıp resim çizen çocukların. Nasıl olduysa kendimi bir anda kapının diğer tarafında buluyorum. Kapıyı çaldım mı? Biri gelin dedi mi? Tokmağa dokunduğumu bile anımsamıyorum. İçerdeki hemşire kız perdeleri açıyor. Bir yatak, komodin, komodinin üstünde solmuş çiçekler, belli ki uzun süre kokuları dışarıdaki sonbahar hezeyanından saklamış bu beş altı metre kareyi. Duvara dayalı aletler, onlarca düğme, göstergeler, kablolar. Kabloları izleyince yeşil yolların çıktığı ince, sarı bir kola ulaşıyorum. Beyaz çarşaflar içindeki bu adam benim babam mı? Hemşire kız yüzüme bakıyor. Biri “oğluyum” diyor. O ben miyim? Kendi sesimi ilk kez duyuyor gibiyim. Yataktakinin göğsü ağır ağır inip çıkıyor. Ağzıyla burnunu örten alet soluk alıp verdikçe buğulanıyor. Hırıltılı nefesi bulabildiği her boşluğu dolduruyor. Şuursuz gözleri tavandan iniyor. Zayıf yüzündeki çizgiler bir çarpışmanın tarihçesini sunuyor. Ne kadar öyle kaldık bilmiyorum. Son bahar güneşi gözlerimi kamaştırıyor. Dışarıdan araba kornaları geliyor. Aletlerde çizgiler irtifa kaybediyor. İki küçük iğde tanesi bir avuçtan diğerine yuvarlanıyor. Diğeri yumruğunu sıkıyor. Sessizlik tekrar.
Radyo cızırtısı…
Koridordan yükselen ses akşam haberlerini veriyor. Bir ağaç, bir adam, bir serzeniş çarpışmadan sağ kurtulamazken eylülün burnu bile kanamıyor.
Çarpışma Truva Yayınları‘ndan çıkan Kaybetme Sanatı adlı öykü kitabında yer alıyor.


Yorum bırakın